Fantastik Bir Evren Mi Ahlaki Bir Alan Mı?

Fantastik edebiyat çoğu zaman gerçeklikten kaçmanın bir yolu olarak okunur. Ejderhalar, büyücüler, kadim diller ve uzak diyarlar; gündelik hayatın sertliğine karşı kurulmuş güvenli alanlar gibi sunulur. Ancak bazı yazarlar vardır ki, okuru gerçeklikten uzaklaştırmak için değil, onu başka bir yerden yeniden bakmaya zorlamak için hayali dünyalar kurar. J. R. R. Tolkien bu yazarların en belirginidir. Onun kurduğu Orta Dünya, kaçışın değil; güç, irade, hafıza ve ahlak üzerine düşünmenin mekânıdır.

 

Tolkien’i yalnızca Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı olarak okumak, metinlerinin asıl ağırlığını kaçırmak olur. Çünkü Tolkien’in hikâyeleri, anlatılan olaylardan çok, anlatılmayan sorularla ilgilidir: Güç ne zaman yozlaşır? İyilik neden her zaman kazanmaz ama yine de vazgeçilmezdir? Bir dünya, hatırlamayı bıraktığında neye dönüşür? Bu yazı, Tolkien’in metinlerine bir “fantastik evren” merakıyla değil; dil, felsefe, inanç ve modern dünyanın krizleriyle örülmüş bir düşünce alanı olarak yaklaşmayı amaçlıyor. Orta Dünya’yı, masalın değil; insanın sınandığı bir ahlaki laboratuvar olarak okumayı öneriyor.

ORTA DÜNYA’DA FELSEFE: GÜÇ, İRADE VE BOZULMA

“Yüzük, kötülük üretmez. Yüzük, zaten var olanı açığa çıkarır.”

Orta Dünya’daki en büyük yanılgı, Yüzük’ün başlı başına kötü bir nesne olduğu düşüncesidir. Oysa Yüzüklerin Efendisi boyunca Yüzük’ün yaptığı şey, insanları –ve insan olmayanları– değiştirmekten çok, oldukları şeye sadık kalmaya zorlamaktır. Tolkien’in güce bakışı modern anlatıların aksine romantik değildir; güç ne kurtarıcıdır ne de tarafsız. Güç, bir sınavdır. Ve bu sınavdan geçenler, kazandıklarıyla değil, kaybettikleriyle tanımlanır.

Boromir bu sınavın en açık örneklerinden biridir. Gondor’un oğlu, Yüzük’ü ele geçirmek isterken kötü biri değildir; tam tersine, iyi niyetle hareket eder. Halkını korumak, savaşmak, direnmek ister. Ancak Yüzük onun içindeki haklılık duygusunu zehre dönüştürür. Tolkien burada çok net bir ahlaki çizgi çizer: İyi niyet, gücü meşrulaştırmaz. Güç, niyetle birleştiğinde değil; iradeyle sınandığında anlam kazanır. Boromir’in düşüşü, kötülüğün cazibesinden değil, kendini haklı görmenin körlüğünden doğar.

Bu noktada Yüzük, insanlık tarihindeki kadim bir sembolün devamı gibi okunabilir. Hz. Süleyman’ın yüzüğü de tıpkı Tolkien’in Yüzüğü gibi sahibine olağanüstü imkânlar sunar; görünmeyeni görünür kılar, iradeyi sınar, kudreti merkezileştirir. Ancak her iki anlatıda da yüzük, sahibini yüceltmekten çok sorumluluğun ağırlığıyla ezer. Tolkien burada dini bir anlatıyı yeniden yazmaz; ama gücün insanı bozduğu fikrinin kültürler üstü sürekliliğini sezgisel olarak yeniden kurar. Yüzük bir icat değil, kolektif bir korkunun modern bir biçimidir.

Belki de bu yüzden Frodo hiçbir zaman “kahraman” gibi davranmaz. Yüzük’ü taşıması onu yüceltmez, aksine silikleştirir. Yol ilerledikçe Frodo güçlenmez; tükenir. Tolkien’in en radikal fikri tam da buradadır: Kurtuluş, iradenin zaferiyle değil, iradenin sınırlarını kabul etmekle mümkündür. Frodo başarısız olur; Yüzük’ü kendi isteğiyle yok edemez. Ama dünya yine de kurtulur. Çünkü Tolkien’e göre bazen tarih, kahramanlıkla değil, merhametle yön değiştirir.

 

“Güç, dünyayı fethedenleri değil; kendini tutabilenleri seçer.”

TOLKIEN’İN DİLİ NASIL DOĞDU?

Dil, Mitoloji, Hikâye

“Bazı dünyalar anlatılarak kurulur; Orta Dünya, konuşularak doğmuştur.”

Tolkien’in edebiyata yaklaşımını ayırt eden en temel unsur, hikâyeyi merkeze almamasıdır. Onun için hikâye, bir sonuçtur; başlangıç noktası ise dildir. Bir filolog olarak Tolkien, kelimelerin yalnızca anlam taşımadığını, aynı zamanda hafıza, kültür ve kader barındırdığını düşünür. Bu nedenle Orta Dünya’da dil, karakterlerin konuştuğu bir araç değil; yaşadıkları dünyanın kendisidir. Elflerin, insanların ya da karanlık varlıkların dili, ahlaki ve tarihsel konumlarını açık eder.

Quenya ve Sindarin arasındaki fark bu yaklaşımın en berrak örneklerinden biridir. Quenya, kadimdir; artık gündelik hayatta kullanılmayan, törensel bir dil gibidir. Sindarin ise yaşayan, değişen, halkın içinde dolaşan bir dildir. Tolkien burada dil üzerinden tarih yazmaz, ama tarihin dile nasıl sindiğini gösterir. Bir Elf’in hangi dili konuştuğu, nereden geldiğini değil; hangi kayıpları yaşadığını anlatır. Dil, bu anlamda Orta Dünya’da bir geçmiş kaydıdır.

Kara Dil ise bilinçli olarak “çirkin” kurulmuştur. Sert, uyumsuz, kulağı tırmalayan bir yapıya sahiptir. Bu estetik tercih rastlantı değildir. Tolkien için dilin sesiyle ahlakı arasında kopmaz bir bağ vardır. Güzel olan yalnızca hoş duyulan değildir; insani olandır. Bu yüzden Kara Dil konuşulabilir ama benimsenemez; yayılabilir ama kök salamaz. Tolkien’in dünyasında kötülük, kendine ait bir kültür yaratamaz; yalnızca bozabilir.

“Dil bir dünyayı anlatmaz; o dünyayı mümkün kılar.”

Bu yüzden Tolkien hikâyeyi yazarken aslında bir mitoloji değil, bir dil coğrafyası kurar. Orta Dünya’nın derinliği, olayların çokluğundan değil; kelimelerin geçmişinden gelir.

YAVAŞ YAZMAK, DİRENMEKTİ

Tolkien’in Hayatı ve Yazım Süreci

“Tolkien’in metinleri uzun olduğu için değil, ağır olduğu için yavaş yazıldı.”

Tolkien’in yazım süreci modern üretim alışkanlıklarıyla neredeyse taban tabana zıttır. Aynı metni defalarca yazması, bölümleri yıllarca bekletmesi, hikâyeleri bitirememesi bir verimsizlik göstergesi değil; bilinçli bir tutumdur. Tolkien yazıyı hızlandırılması gereken bir üretim değil, derinleştirilmesi gereken bir sorumluluk olarak görür. Bu yüzden Orta Dünya metinleri tamamlanmaktan çok olgunlaşır.

Bu yavaşlığın arkasında Tolkien’in hayatı vardır. I. Dünya Savaşı’nda cephede bulunmuş, en yakın arkadaşlarının çoğunu kaybetmiştir. Savaş onun için bir kahramanlık anlatısı değil, bir kopuş deneyimidir. Orta Dünya’daki yorgun karakterlerin, zaferden çok kaybı hatırlamasının sebebi budur. Tolkien’in dünyasında savaş kazanılsa bile, hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Bu ruh hâli özellikle Silmarillion’da belirgindir. Metin defalarca yazılmış, yeniden düzenlenmiş, Tolkien hayattayken tamamlanamamıştır. Çünkü Silmarillion bir roman değil, bir hafıza yığınıdır. Her yeni düzeltme, Tolkien’in yalnızca metni değil, kendi geçmişini de yeniden düşünmesi anlamına gelir. Yazmak, onun için anlatmak değil; hesaplaşmaktır.

 

“Bazı yazarlar dünyayı anlatır; Tolkien dünyayla baş edebilmek için yazar.”

KATOLİK İNANÇ: GİZLİ AMA BASKIN

“Tolkien alegoriden nefret ederdi; çünkü inanç onun için sembol değil, bakış açısıydı.”

J. R. R. Tolkien, Katolikliğini seçmiş bir entelektüel değil; Katoliklik içinde şekillenmiş bir insandı. Annesi Mabel Tolkien, dönemin İngiltere’sinde ciddi toplumsal baskıya rağmen Katolikliğe geçmiş, bu tercihi yüzünden ailesinden dışlanmış ve genç yaşta hayatını kaybetmişti. Tolkien için Katoliklik bir gelenek değil, çocuk yaşta tanık olunan bir sadakat ve bedel hikâyesiydi. Annesinin inancı uğruna yalnız kalması, Tolkien’in zihninde inancı romantik bir aidiyet olmaktan çıkarıp, acıyla sınanan bir duruş hâline getirdi.

Bu yüzden Tolkien’in Katolikliği gösterişli değildir; yüksek sesle savunulmaz, metinlerin içine sızar. O, inancı anlatmak isteyen bir yazar değil; inançla düşünen bir hikâye kurucusudur. Yüzüklerin Efendisi’nde doğrudan dini figürler aramak bu yüzden cazip ama yanıltıcıdır. Tolkien açık alegoriyi reddeder; Mesih figürleri, birebir dini semboller ya da vaaz dili kullanmaz. Buna rağmen metnin tamamı, Katolik bir ahlak anlayışıyla örülüdür. Bu fark ince ama belirleyicidir.

Orta Dünya’da kurtuluş hiçbir zaman güçle gelmez. En güçlüler –Gandalf, Galadriel, Elrond– Yüzük’ü reddeder. Çünkü Tolkien’in inancında güç, insanı kurtarmaz; aksine sınar. Kurtarıcı olan şey merhamettir. Gollum’un defalarca bağışlanması, Frodo’nun nihai başarısızlığına rağmen dünyanın kurtulması bu yüzden anlamlıdır. İyilik, kusursuzlukla değil; ısrarla vazgeçmemekle ilgilidir.

Tolkien burada Tanrısal bir müdahaleyi göstermez; ama kader fikrini tamamen dışlamaz. Her şey önceden belirlenmiş değildir, ama hiçbir şey de tamamen başıboş değildir. Bu yaklaşım, Katolik teolojideki irade–kader dengesine yakındır. İnsan düşer, ama düşmesi hikâyenin sonu değildir. Çünkü düşmek, bağışlanmanın ön koşuludur.

 

“Tolkien’in dünyasında günah vardır, ama umutsuzluk yoktur.”

BEREN & LÚTHIEN

Bir Mitin İçine Gizlenmiş Aşk

“Bazı hikâyeler yazılmaz; yaşanır, sonra saklanır.”

Beren ile Lúthien anlatısını yalnızca Orta Dünya’nın en eski, en parlak efsanelerinden biri gibi okumak kolaydır; ama o zaman hikâyenin kalbini kaçırırız. Çünkü bu anlatı, Tolkien’in mitolojisi içinde “iyi yazılmış” olduğu için değil, geri dönülmeden bırakılamadığı için ayrı bir yere sahiptir. Tolkien’in hayatı boyunca defalarca dönüp dolaşıp aynı hikâyeye varması, edebi bir takıntıdan çok, kapanmayan bir kişisel yaraya benzer. Bu metin, onun için bir kurgu değil, bir hatırlama biçimidir.

J. R. R. Tolkien ile Edith Bratt’ın hikâyesi, baştan sona bir eşik duygusuyla örülüdür. Genç Tolkien, Edith’e âşık olduğunda bu aşk hemen yaşanacak bir hayat değil, ertelenmiş bir kader hâlini alır. Koruyucusu Father Francis Morgan’ın, Tolkien’in 21 yaşına kadar Edith’le görüşmesini ve yazışmasını yasaklaması, bu ilişkinin üzerine gerçek bir sessizlik indirir. Bu yasak, Tolkien’in hayatında yalnızca bir aşkı değil, bir bekleme ahlakını da şekillendirir. Tolkien bekler; ama beklemek burada sabırdan çok, belirsizliğin içinde ayakta kalma çabasıdır.

Bu sessizlik bozulduğunda, hayatın yönü sessizce değişir. Tolkien 21. yaş gününde Edith’e yeniden yazar; Edith o sırada başka bir evliliği kabul etmiş durumdadır. Hikâye burada romantik bir doruğa değil, insani bir kırılmaya ulaşır. Edith’in kararını geri çekmesi ve ikisinin Cheltenham’da buluşup uzun bir yürüyüşle yeniden birbirlerine yönelmesi, Tolkien’in mitlerinde sıkça gördüğümüz bir sahneyi hatırlatır: Kader, gürültüyle değil, bir yürüyüşte, konuşarak, durarak yön değiştirir.

Ancak bu hikâyeyi mit haline getiren an, yıllar sonra, Roos köyünde yaşanır. Edith bir gün, etrafları baldıran otlarıyla çevrili bir korulukta, Tolkien’in gözü önünde dans eder. Bu sahne kısa, neredeyse önemsiz gibi görünür; ama Tolkien için belirleyicidir. O an, Edith artık yalnızca sevilen bir kadın değil, şarkı söyleyen, dans eden, dünyanın ağırlığını kısa bir anlığına unutan bir varlık hâline gelir. Tolkien daha sonra bu anı, hayatındaki en parlak anlardan biri olarak hatırlayacaktır. Lúthien’in çimenler üzerinde dans eden, karanlığı bile yumuşatan figürü tam olarak burada doğar.

Beren ile Lúthien’in hikâyesinde aşk, bu yüzden mutlu bir birleşme değildir; ölümü göze alma hâlidir. Lúthien’in ölümlülüğü seçmesi, Tolkien’in mitolojisinde benzersizdir. Çünkü burada ölümsüzlüğü terk etmek bir kayıp değil, bilinçli bir tercihtir. Tolkien için aşk, kurtuluş değil; fedakârlıkla gelen bir yüktür. Tıpkı Edith’in kendi hayatını Tolkien’in belirsiz geleceğiyle birleştirmesi gibi, Lúthien de aşkı bir güvence değil, bir risk olarak kabul eder.

Bu yüzden Tolkien ve Edith’in mezar taşlarında “Beren” ve “Lúthien” isimlerinin yer alması romantik bir süsleme değildir. Edith 1971’de öldüğünde, Tolkien onun mezar taşına “Lúthien” adını yazdırır. Bu, bir sevgi ifadesinden çok, bir kimlik tanımıdır. Tolkien için Edith, hayatındaki en büyük anlatının yaşayan karşılığıdır. Tolkien’in 1973’te ölümünden sonra, kendi adının yanına “Beren” yazdırılması ise bu itirafı tamamlar: O, kendi hayatını bir mitin içine gizlememiştir; miti, hayatının içine almıştır.

“Bazı mitler dünyayı açıklar; bazıları yazarı.”

TOLKIEN MODERN DÜNYAYA NEDEN DİRENİR?

İlerleme, Güç ve Unutma Üzerine Bir Felsefe

“Tolkien geçmişi sevdiği için değil, geleceği kaygıyla izlediği için yazdı.”

J. R. R. Tolkien’i modern dünyaya mesafeli kılan şey, teknolojinin kendisi değil; teknolojinin ahlaki bağlamından koparılmasıdır. Bu yüzden Tolkien çoğu zaman yanlış okunur. Onun metinleri “geçmişe özlem” gibi etiketlenir; oysa Orta Dünya, idealize edilmiş bir dün değildir. Aksine, Tolkien’in kurduğu dünya, ilerleme fikrinin sorgulanmadığı bir geleceğe karşı yazılmış bir uyarıdır. Buradaki direnç nostaljik değil, felsefidir.

Saruman figürü bu felsefenin merkezinde yer alır. Saruman bir barbar değildir; bilgili, düzenli, akılcıdır. Onu tehlikeli yapan şey cehaleti değil, amaçla araç arasındaki ahlaki bağı koparmasıdır. Ağaçları kesmesi, makineler üretmesi, toprağı dönüştürmesi modern dünyanın simgeleri olduğu için değil; bunları “sonuç” adına meşrulaştırdığı için yıkıcıdır. Tolkien burada, modern felsefenin en kritik kırılma noktasına dokunur: Araçsal akıl. Amaç uğruna her şeyin araç hâline geldiği bir dünyada, doğa da insan da tüketilebilir olur.

Bu düşünce hattı Tolkien’i romantiklerden ayırır. O doğayı kutsallaştırmaz; hafızayla bağlar. Orta Dünya’da ağaçlar yalnızca canlı değildir, hatırlayan varlıklardır. Entler bu yüzden önemlidir. Onlar “doğa”yı değil, zamanı temsil eder. Yavaş konuşurlar çünkü hızlı kararlar, hızlı yıkımlar getirir. Tolkien’in dünyasında hız, erdem değil; tehlikedir. Bu yaklaşım, modern dünyanın “daha hızlı = daha iyi” önermesine doğrudan bir itirazdır.

Bu itirazın felsefi karşılığı, Tolkien’in kahraman anlayışında en berrak hâlini alır. Modern anlatı geleneği (özellikle 19. yüzyıl sonrasında) gücü ele geçiren, iradesini dünyaya dayatan figürleri yüceltir. Nietzscheci anlamda “irade”, dünyayı dönüştürme kapasitesiyle ölçülür. Tolkien ise bu çizgiyi bilinçli olarak reddeder. Onun dünyasında sorun, gücün kimde olduğu değil; gücün taşınabilir olup olmadığıdır.

Gandalf’ın Yüzük’ü reddetmesi, basit bir “bilgelik” göstergesi değildir; etik bir sınır koymadır. Gandalf, Yüzük’ü kullanarak iyilik yapabileceğini bilir, ama tam da bu nedenle reddeder. Çünkü Tolkien’e göre güç, iyi niyetle birleştiğinde bile masum kalmaz. Galadriel’in Yüzük karşısındaki iç monoloğu bu yüzden felsefi açıdan kritiktir: Galadriel gücü ister, nasıl bir kraliçe olacağını hayal eder ve tam o anda geri çekilir. Bu sahne, Platoncu anlamda ölçülülük (sophrosyne) erdeminin dramatik bir ifadesidir. Elrond’un tutumu ise Stoacı bir mesafeye yakındır: O, dünyayı kurtarmak için bile olsa merkezde olmayı reddeder.

Bu karakterlerin ortak noktası şudur:

Tolkien’de kahramanlık, dünyayı değiştirmek değil, kendini sınırlamaktır.
Bu yaklaşım, modern bireycilikten çok, Kant sonrası sorumluluk etiğine yakındır. İrade sınırsızca genişletilmez; ahlaki sınırlarla çevrelenir. Frodo’nun “başarısız” olması ama yine de ahlaki olarak haklı kalması, bu yüzden anlamlıdır. Tolkien için etik zafer, sonucu kontrol etmek değil; niyeti bozmamaktır.

Tolkien’in fantastik edebiyata katkısı, yalnızca güçlü bir hikâye anlatmış olmasıyla açıklanamaz. O, bu türün ontolojisini değiştirmiştir. Tolkien’den önce fantastik anlatılar çoğunlukla masal, folklor ya da alegori sınırlarında dolaşırdı. Mitler vardı, elfler vardı, cüceler vardı; ama bunlar sürekliliği olan, içsel olarak tutarlı dünyalar değildi. Tolkien’in yaptığı şey, fantastik öğeleri bir süs olmaktan çıkarıp tarihsel varlıklar hâline getirmektir.

Örneğin “elf” kelimesini Tolkien icat etmez; kelimenin kökü Germen ve İskandinav mitolojisine dayanır. Ancak modern anlamda elf algısını —ölümsüz, kadim, dili ve tarihi olan bir halk olarak— ilk kez Tolkien sistematik biçimde kurar. Ondan önce elfler çoğu zaman peri benzeri, belirsiz varlıklardır. Tolkien ise elfleri dil aileleri, göçler, iç çatışmalar ve etik tercihlerle donatır. Elf artık bir masal figürü değil, tarihi olan bir öznedir.

Aynı durum cüceler, ork’lar ve hatta karanlık varlıklar için de geçerlidir. Ork’lar mutlak kötülük olarak sunulsa bile, kökenleri tartışmalıdır; bu da Tolkien’in kötülüğü bile metafizik bir problem olarak ele aldığını gösterir. Fantastik tür, ilk kez bu kadar sistemli biçimde dil, tarih, ahlak ve metafizikle birlikte düşünülür. Bugün “worldbuilding” dediğimiz kavramın temeli, doğrudan Tolkien’in bu yaklaşımına dayanır.

Bu yüzden Tolkien hâlâ moderndir. Çünkü o fantastik dünyayı, gerçekten kaçmak için değil; düşünmek için inşa etmiştir. Onun dünyasında ejderhalar, elfler ya da büyücüler değil; güç, irade, hafıza ve sorumluluk konuşur. Modern dünyada hâlâ okunmasının nedeni de budur: Tolkien bize başka bir dünya sunmaz; bu dünyaya başka bir yerden bakma imkânı verir.

 

“Tolkien’in dünyası kaçış değil; geri dönüş çağrısıdır. Ama bu dönüş geçmişe değil, hatırlamaya doğrudur.”

Bir Fantastik Evren Değil, Bir Vicdan Haritası

“Tolkien’in kurduğu dünya, başka bir yere kaçmak için değil; bu dünyaya başka türlü bakabilmek içindir.”

Tolkien’i hâlâ konuşulur kılan şey, anlattığı ejderhalar, elfler ya da yüzükler değildir. Onu kalıcı yapan, bu imgelerin arkasına sakladığı ahlaki sorulardır. Güç nedir? İrade ne zaman yozlaşır? Bir insan ya da bir halk neyi hatırladığı sürece ayakta kalır? Tolkien bu soruları cevaplamak için yazmaz; onları kaçınılmaz kılmak için yazar. Orta Dünya bu yüzden bir kaçış alanı değil, bir yüzleşme mekânıdır.

Onun dünyasında kahramanlar kazandıkları zaferlerle değil, reddettikleri iktidarla tanımlanır. Dil, yalnızca iletişim aracı değil; hafızanın taşıyıcısıdır. Aşk, mutlu bir birleşme değil; bilinçli bir fedakârlıktır. İnanç, vaazla değil; merhametle konuşur. Modern dünyanın hızına karşı yavaşlığı, ilerleme saplantısına karşı sorumluluğu, unutmaya karşı hatırlamayı koyar. Tolkien’in direnişi tam olarak buradadır: Yüksek sesle karşı çıkmaz, ama dünyanın gürültüsüne katılmayı reddeder.

Bu yüzden Tolkien ne romantik bir geçmiş özlemcisidir ne de teknolojiyi lanetleyen bir gerici. O, ilerlemenin ahlaktan koptuğu her çağ için geçerli olan bir uyarıyı dile getirir. Saruman her çağda vardır. Yüzük her çağda yeniden dövülür. Ve her çağda birileri, “iyilik için” onu taşımayı teklif eder. Tolkien’in cevabı nettir: Bazı yükler taşınamaz; bazı güçler kullanılmamalıdır.

Belki de bu yüzden Orta Dünya hâlâ canlıdır. Çünkü orası tamamlanmış bir evren değil, açık bir ahlaki alandır. Okurdan inanç istemez; dikkat ister. Taraf tutmasını değil, sınırlarını fark etmesini bekler. Tolkien, fantastik edebiyata bir tür kazandırmamıştır; ona bir vicdan kazandırmıştır.

“Bazı yazarlar dünyalar kurar. Tolkien, insanın o dünyalarda neyi yapmaması gerektiğini gösterir.”

 

Ve belki de tam bu yüzden, Yüzük hâlâ fısıldar… ama asıl mesele, onu duyduğumuzda ne yaptığımızdır.

Yüzüklerin Efendisi, Silmarillion, J.R.R. Tolkien: Bir Biyografi, The Letters of J.R.R. Tolkien, J. R. R. Tolkien, ed. Humphrey Carpenter, HarperCollins, Hobbit ve Felsefe, Gregory Bassham & Eric Bronson, J.R.R. Tolkien and Edith Bratt: The Love Story Behind Beren and Lúthien. , frpnet.net, reddit, Tolkien’s Faith, Living in Times You Did Not Choose

Düşünceni Tek Emojiyle Anlat!
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
4
5 3 oylar
Yazımızı Değerlendir
Abone ol
Bildir
guest

1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Sıralı yorumlar için geri bildirim
Tüm yorumları görüntülere
Semih Can
Semih Can
18 saat önce

Çok açıklayıcı bir dille yazılmış bilgilendirici bir yazı olmuş. Ellerine sağlık.

Bu yazılarımızı da beğenebilirsin

Sir Gawain and The Green Knight

Bir Şovalyelik Hikayesi Olan Sir Gawain and The Green Knight’ı Biliyor musunuz ?