Zincirler her zaman zorla takılmaz. Bazıları alışkanlıkla, bazıları konforla, bazıları da “zaten başka türlüsü mümkün değil” düşüncesiyle kabul edilir. İnsan, özgürlükle birlikte gelen sorumluluğu taşımak yerine, itaatin sunduğu güvenli alanı seçtiğinde zincir artık bir baskı değil; bir sığınak olur. Ve belki de en tehlikelisi budur: İnsan, kendisini sınırlayan şeyi savunmaya başladığında.

İnsan Neden Kendi Zincirini Sever?

İnsan çoğu zaman özgür olmadığı için değil, özgür olmanın bedelini taşımak istemediği için zincirini sever. Buradaki “zincir” kelimesi, kulağa bir demir sesiyle gelir: zor, soğuk, başkası tarafından takılmış bir şey gibi. Oysa hayatımızdaki zincirlerin çoğu çelikten değil; alışkanlıktan, korkudan, ertelemeden, konforun sessiz mantığından yapılır.

Dışarıdan bakınca garip görünür: İnsan şikâyet ettiği düzende kalır. Üzüldüğü şeye tutunur. Zarar verdiğini bildiği alışkanlığı sürdürür. Bir yandan “böyle yaşanmaz” der, bir yandan aynı sabah aynı saatte aynı yola çıkar. İşte zincirin asıl gücü burada başlar: İnsan onu kırmadığı gibi, zamanla onu meşrulaştırır. Sonra da iş daha ileri gider; kişi zinciri yalnızca taşımakla kalmaz, onu savunur.

Çünkü zincirlerin en tehlikelisi, dışarıdan gelen değil; insanın içinden gelen sestir:
“Şimdi sırası değil.”
“Biraz daha dayan.”
“Zaten herkes böyle.”
“Risk alma.”
“Oluruna bırak.”

 

Bu yazı, insanın bu cümleleri neden sevdiğini; hatta bazen bu cümlelerle kendini nasıl “koruduğunu” anlatmak için var.

Şikâyet Edilen İş, Vazgeçilemeyen Konfor: “Kötü Ama Tanıdık”

Gündelik hayatın en çıplak zinciri iş yerinde görünür. Ofiste bir masa, bir ekran, bir görev listesi. Her şey aynı: Toplantılar, bitmeyen işler, anlamsız aciliyetler. İnsan gün içinde defalarca “bıktım artık” der. Bazen gerçekten bıkkındır. Bazen de o sözler bıkkınlıktan çok, kendini rahatlatma ritüelidir.

Çünkü ilginç bir şey olur: İnsan şikâyet ettikçe, içeride bir yer rahatlar. Şikâyet, değişimi başlatmak için değil; değişmemeyi tolere etmek için kullanılır. “Ben de bunun farkındayım” demenin kolay yolu olur. Böylece kişi, kendini kandırmadan kalmaya devam eder.

Bu noktada mesele para değildir yalnızca. Para, zincirin görünür parçasıdır; asıl bağ, belirsizlik korkusudur. İşten ayrılmak bir kapıdan çıkmak gibidir; dışarıda ne var? Yeni iş? İşsizlik? Daha kötü bir yer? Daha iyi bir yer ama başarısızlık riski? Bu soruların hepsi birer karanlık koridor gibi uzanır. İnsan, karanlığa yürümek yerine aydınlık ama boğucu bir odada kalmayı seçer.

 

Burada mesele yalnızca maddi kaygılar değildir. İnsan çoğu zaman işinden değil, sorumluluğundan kaçamaz. Çünkü özgürlük, yalnızca yeni bir alan açmak değil; o alanın sonuçlarını tek başına taşımaktır. İşten ayrılmak, yalnızca bir kapıyı kapatmak değil; “olursa benim, olmazsa da benim” demeyi kabul etmektir.

Mevcut düzen, tüm kusurlarına rağmen insanı rahatlatır. Çünkü kararlar paylaşılıyordur. Hatalar bölüşülür. “Ben sadece verilen rolü oynadım” cümlesi, insanın vicdanını sakinleştirir. Zincir burada bir baskı değil; bir sigorta işlevi görür. Yanlış olursa, sorumluluk dağılır.

Bu yüzden bazı insanlar şikâyet ettikleri işi terk etmez; aksine o iş üzerinden kendilerini tanımlar. Zincir, zamanla bir kimliğe dönüşür. Kırılması hâlinde yalnızca düzen değil, kişinin kendisi de dağılacakmış gibi hissedilir.

İşte bu noktada zincir sevilmeye başlanır. Çünkü zincir, sorumluluğu tek elde toplamaktan daha az korkutucudur.

Burada özgürlüğün bedeli ortaya çıkar: Özgürlük, yalnızca “istediğini yapmak” değildir. Özgürlük, aynı zamanda “yanlış yapma ihtimalini üstlenmek”tir. İşte Erich Fromm’un işaret ettiği yer burasıdır: İnsan özgürlükten kaçabilir; çünkü özgürlük bazen yalnızlıktır, bazen sorumluluktur, bazen de başarısızlık ihtimalini tek başına taşımaktır. Otorite ya da düzen, insanın sırtından bir yük alır: “Karar verme yükü.”

Ama işin daha sert tarafı şudur: İnsan iş yerinde zincirini sevdikçe, dışarıdaki hayatını da küçültür. “Şimdi kariyerimi riske atamam” dediği şey, zamanla “şimdi hayatımı riske atamam”a dönüşür. Bu kez zincir, yalnızca işte değil; kişinin karakterinde de görünür hâle gelir.

 

Ve insan, bir gün kendini şu cümleyi kurarken bulur:
“Bana bu kadarı yeter.”
Oysa çoğu zaman “yeter” dediği şey, “korktuğum için daha fazlasını denemiyorum”dur.

Öğrenci Neden Zoru Seçmez? “Büyümek, Rahat Bir Şey Değil”

“Gelişmek İstemek Başka, Değişmeyi Göze Almak Başkadır”

Eğitim hayatında zincirin adı çoğu zaman masumdur. “Kolay ders”, “sevdiğim hoca”, “notu bol olan” gibi gerekçelerle kendini gizler. Dışarıdan bakıldığında bu tercihler pragmatik görünür. Ama biraz daha yakından bakıldığında, bu seçimlerin çoğunun ardında basit bir gerçek yatar: İnsan, kendisini gerçekten dönüştürecek şeylerden bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kaçabilir.

Zor ders, yalnızca bilgi talep etmez; insanın kendisiyle ilgili kurduğu anlatıyı sarsar. Anlamadığını yüzüne vurur. Eksik olduğunu kabul etmeye zorlar. “Ben bu konuda iyi değilim” cümlesini kurdurur. Bu cümle ise insan için düşündüğünden daha ağırdır. Çünkü insan çoğu zaman öğrenmekten değil, yetersiz hissetmekten korkar.

Kolay dersler tam da bu noktada devreye girer. Öğrenciyi zorlamaz, rahatsız etmez, güvenli bir ilerleme hissi sunar. “Sorun yok, idare ediyorsun” der. Bu ses rahatlatıcıdır. Çünkü modern eğitim ortamı, başarıdan çok özsaygıyı korumayı önceleyen bir iklim üretir. Kimse kırılmasın, kimse zorlanmasın, kimse “geride” kalmasın istenir. Ama bu iyi niyetli yaklaşım, zamanla gelişmenin önündeki en büyük engellerden birine dönüşür.

Burada ince bir çelişki vardır. Öğrenci çoğu zaman “kendimi geliştirmek istiyorum” der. Ama gelişmek, çoğu zaman kendini geçici olarak kötü hissetmeyi gerektirir. Zorlanmadan öğrenme olmaz. Hatalarla yüzleşmeden olgunluk gelmez. Fakat konfor çağında insan, rahatsızlığı bir tehdit gibi algılar. Eğitim de yavaş yavaş bir “rahatsız edilmeden ilerleme” alanına dönüşür.

İşin bir de sosyal boyutu vardır. Bazı dersler, bazı hocalar, bazı akademik çevreler yalnızca bilgi değil; aidiyet üretir. Öğrenci bu aidiyet içinde kendini güvende hisseder. Sevilir, kabul edilir, görünür olur. Bu durumda gelişmekten çok, bu kabulü kaybetmemek önem kazanır. Onay ihtiyacı, öğrenme arzusunun önüne geçer.

Zincir tam da burada görünmez hâle gelir. Öğrenci yanlış yaptığını düşünmez; aksine doğru tercihler yaptığını sanır. Çünkü herkes benzer seçimler yapıyordur. Kolay olan, zamanla “akıllıca” olarak etiketlenir. Ve insan, kendi kaçışını bir strateji gibi sunmayı öğrenir.

 

Böylece eğitim, insanı dönüştüren bir alan olmaktan çıkar; olduğu hâliyle kalmasını sağlayan bir güvenli bölgeye dönüşür.

Sonsuz İçerik Çağında Aynı Şeyi İzlemek

Bugün elimizde sınırsız içerik var: Film, dizi, belgesel, kitap, podcast… Sanki insanlık bir kütüphanenin merkezinde yaşıyor. Ama insanın davranışı şaşırtıcı derecede ilkel kalabiliyor: Aynı diziyi baştan açıp tekrar izlemek, aynı videolara dönmek, aynı müziklerde dolaşmak.

Bu bir zevk meselesi gibi görünse de, çoğu zaman bir güvenlik mekanizmasıdır. Tanıdık olan içerik, beynin belirsizlik alarmını kapatır. Yeni bir şeye başlamak, anlamak, alışmak, sabretmek gerekir. Oysa tanıdık içerik, daha ilk saniyede “biliyorum” hissi verir.

Burada insanın küçük bir itirafı vardır: “Ben yeni olana açık biriyim” demek kolaydır; ama yeni olanın içinden geçmek zordur. Çünkü yeni olan, insanın konforunu bozar. Duygusal bir risk taşır: sıkılabilirsin, hayal kırıklığı yaşayabilirsin, anlamayabilirsin. İnsan bu ihtimalleri sevmeyebilir.

Dahası, içerik bolluğu insanı özgürleştirmek yerine felç edebilir. Seçenek arttıkça seçim yapmak zorlaşır. Bu kez insan, “deneme” yerine “geri dönme”yi seçer. Böylece zincir, içerik eksikliğinden değil; içerik fazlalığından doğar.

 

Modern çağın en ironik zinciri şudur: Her şeye erişim var ama insan kendi dar döngüsünün içinde dönüp duruyor.

Zincirin Psikolojisi: Alışkanlık Neden Güven Verir?

İnsan çoğu zaman zincirini “seçtiğini” düşünür. Oysa çoğu zincir, bilinçli bir tercih sonucu değil; alışkanlıkların birikmesiyle oluşur. Alışkanlık, insan zihninin enerji tasarrufu mekanizmasıdır. Beyin, tanıdık olanı tekrar ederek belirsizlikten kaçınır. Bu yüzden alışkanlıklar yalnızca davranışları değil, düşünme biçimlerini de sabitler.

Bir süre sonra insan şunu fark etmez: Alıştığı şey artık doğru olduğu için değil, alışıldığı için sürdürülüyordur. İşte zincirin en tehlikeli biçimi budur. Çünkü alışkanlık sorgulanmaz. Sorgulanmadığı için de ahlaki ya da düşünsel bir değerlendirmeye tabi tutulmaz.

 

Bu noktada zincir, baskıcı değil; uyuşturucudur. Can acıtmaz, ama hisleri köreltir.

Kontrol Yanılsaması: Zinciri Sevmek mi, Kontrol Edildiğini Sanmak mı?

Modern insan, zincirlerini sevdiğini kabul etmez. Bunun yerine şunu söyler:
“Ben kontrol ediyorum.”
“İstediğim zaman bırakabilirim.”
“Bu benim tercihim.”

Bu, psikolojide kontrol yanılsaması olarak bilinen bir durumdur. İnsan, kontrol sahibi olduğunu düşündüğü sürece kısıtlanmış hissetmez. Oysa kontrol hissi ile gerçek kontrol arasında çoğu zaman büyük bir boşluk vardır.

Örneğin, her gün aynı rutini sürdüren biri “ben düzenli biriyim” diyebilir. Oysa düzen ile mecburiyet arasındaki çizgi çoğu zaman siliktir. İnsan, zinciri kendi taktığını düşündüğünde; zincir artık bir tehdit olmaktan çıkar, kimliğin parçası hâline gelir.

 

Bu yüzden zincir kırıldığında yalnızca özgürlük değil, kimlik krizi de başlar. Çünkü kişi şunu fark eder: “Ben sandığım kadar kontrol etmiyormuşum.”

Akıl mı, Alışkanlık mı? Rasyonelleştirilen Zincirler

İnsan zincirini sevdiğini nadiren kabul eder. Bunun yerine zinciri mantıklı hâle getirir. “Şu şartlarda en doğrusu bu.” “Zaten başka seçenek yok.” “Gerçekçi olmak lazım.”

Bu cümleler çoğu zaman aklın sesi gibi sunulur. Oysa burada akıl, özgürlük için değil; alışkanlığı korumak için çalışıyordur. Akıl, insanın en güçlü savunma aracıdır. Yanlışı bile haklı gösterebilir.

 

Bu yüzden zincirler çoğu zaman duygusal değil, rasyonel gerekçelerle ayakta kalır. İnsan kendini kandırdığını bilse bile, kandırma biçimi o kadar akıllıcadır ki; itiraz etmek zorlaşır.

Normalliğin İktidarı: “Herkes Böyle Yaşıyor”

Zincirlerin büyük kısmı bireysel değil, kolektiftir. İnsan çoğu zaman kendi hayatını değil, “normal” kabul edilen hayatı yaşar. Normal olmak, dışlanmamak için güçlü bir motivasyondur. Bu yüzden zincir, çoğu zaman toplum tarafından takılır; ama anahtar, kişinin kendi cebindedir.

“Abartıyorsun.”
“Herkes böyle.”
“Bu yaşta böyle şeyler düşünülmez.”

Bu cümleler zincirin dilidir. Normallik, bireyin sınırlarını çizmek için kullanılır. İnsan bu sınırların dışına çıkmak istediğinde, karşısına yasa değil; ayıplama çıkar. Ayıplama ise çoğu zaman yasaktan daha etkilidir.

 

Çünkü insan yalnız kalmaktan korkar. Bu korku, zinciri görünmez ama sağlam kılar.

Gönüllü Kulluk: İtaat Neden Rahatlatır?

Burada felsefi zemine geçmek gerekiyor, çünkü mesele bireysel tercihlerden ibaret değil. İnsan yalnızca alışkanlıklarından değil, sistemlerden de zincirlenir. Ve bazı sistemler, insanı zorla değil; ikna ederek bağlar.

Étienne de La Boétie’nin “gönüllü kulluk” sorusu burada can yakar: İnsan kendisini yöneten gücü neden besler? Neden ona enerji verir? Neden şikâyet ettiği düzenin devamına katkı sağlar?

Çünkü itaat, sorumluluğu dağıtır. İnsan bir şeye “ben seçmedim, bana böyle söylendi” diyebildiğinde rahatlar. Karar vermek yerine uyum sağlamak, psikolojik olarak daha ucuzdur. Karar veren insan, bedel öder. Uyum sağlayan insan, bedeli sisteme bırakır.

Bu yüzden zincir, yalnızca korku değildir. Zincir aynı zamanda bir tür “sigorta”dır: “Yanlış olursa ben suçlanmam.” İnsan, kendi seçimlerinin ağırlığını taşımamak için; bazen zinciri bir güvenceye çevirir.

 

Ve zamanla daha karanlık bir noktaya gelir: İnsan, zinciri savunmaya başlar. Çünkü zincir kırılırsa, kişi ortada kalacaktır. Bu yüzden çoğu insan özgürlüğe karşı çıkar gibi görünür; aslında özgürlüğe değil, özgürlüğün getireceği “hesap verme hâline” karşı çıkar.

Din, Nefis ve İçerideki Zincir: “Kimse Görmüyor Diye Vazgeçmek”

Şimdi bakışı daha içe, daha sessiz bir yere çevirmek gerekir. Çünkü dini düşünce zinciri dışarıda aramaz; onu insanın iç düzeninde arar. Burada düşman, görünür bir otorite ya da açık bir baskı değildir. Asıl sınav alanı, insanın kendisiyle baş başa kaldığı anlardır. İnsanın en güçlü zinciri de tam burada şekillenir: nefis.

Nefis çoğu zaman “kötülüğe meyil” gibi anlatılır; sanki insanı sürekli günaha çağıran şeytani bir güçmüş gibi. Oysa daha dikkatli bakıldığında nefis, çoğu zaman kötüyü değil, kolayı ister. Büyük yıkımlardan önce küçük ertelemeler vardır. Büyük yanlışlardan önce masum görünen tavizler gelir. “Bugün değil”, “şimdi sırası değil”, “biraz daha sonra”… Bu cümleler ahlaki bir kopuştan çok, zaman kazanma illüzyonu yaratır.

İnsan çoğu zaman yanlış yaptığını bilmezden gelmez; yalnızca onu erteleyerek görünmez kılar. Burada nefis, insanı açık bir günaha değil; sürekli bir “yarın” fikrine bağlar. Ve yarın, zincirin en güvenli halkasıdır. Çünkü yarın hiçbir zaman gelmez.

Dini düşüncenin sertliği tam da buradadır. Din, insanın kendine anlattığı hikâyeleri kabul etmez. “Niyetim temiz” demek yetmez. Çünkü niyet, eylemle sınanmadığında kolayca bir kendini avutma biçimine dönüşür. Bu noktada din, insanın iç savunma mekanizmalarını hedef alır. Asıl sorgulanan şey şudur: “Gerçekten mi istiyorsun, yoksa istemediğini itiraf etmekten mi kaçıyorsun?”

İnsanın zincirlerine en sıkı bağlandığı anlar, gerçekten de “kimse görmüyor” anlarıdır. Çünkü o anlarda insan, toplumsal denetimden değil; vicdan denetiminden kaçmak zorundadır. Başkalarının bakışı yokken geriye yalnızca insanın kendisi kalır. Ve kendisiyle yüzleşmek, çoğu zaman dışarıdaki her türlü baskıdan daha zordur.

Bu yüzden nefis, çoğu zaman günahla değil; mazeretle çalışır. İnsan kendine şunu söyler: “Bu kadarına da hakkım var.” “Herkes böyle.” “Ben zaten kötü biri değilim.” Bu cümleler zinciri ağırlaştırmaz; aksine onu yumuşatır. Zincir artık can yakmaz, hissedilmez olur. Ama tam da bu yüzden daha tehlikelidir.

İrade ise bu noktada romantik bir kavram olmaktan çıkar. İrade, anlık bir coşku ya da güçlü bir istek değildir. İrade, tekrar eden bir direniştir. Her gün yeniden kurulan bir dikkat hâlidir. Bu yüzden dini düşünce, iradeyi bir “başlangıç anı” olarak değil; süreklilik olarak görür. Bir kere istemek değil, defalarca vazgeçebilmek önemlidir.

Bu anlayış, Al-Ghazali’nin düşüncesinde çok net bir karşılık bulur. İnsanın en büyük yanılgısı, kendini tanıdığını sanmasıdır. Oysa insan, en çok kendi nefsine karşı kördür. Kendi gerekçelerini, başkasının gerekçelerinden daha kolay affeder. Kendine tanıdığı esnekliği, başkasına tanımaz. Zincir burada açık bir yasakla değil; çifte standartla örülür.

Bu yüzden dini düşünce, insanın dış davranışlarından çok iç tutarlılığıyla ilgilenir. “Ne yaptığın” kadar, “neden yapmadığın” da önemlidir. Çünkü bazen insan, yapmadığı şeyleri erdem sanır. Oysa o şeyler çoğu zaman yalnızca kaçınılmış sorumluluklardır.

Bu bağlamda zincir, dışarıdaki bir otorite değil; içerideki “rahatı kutsayan ses”tir. O ses insana sürekli şunu fısıldar: “Bu kadarı yeter.” Din ise bu fısıltıya karşı daha rahatsız edici bir soru sorar: “Gerçekten mi?”

Ve belki de zincirin en sağlam halkası burada oluşur: İnsan, kendini iyi biri olarak görmek ister. Bu isteği korumak için de kendini zorlayacak yüzleşmelerden uzak durur. Nefis, insanı çoğu zaman kötülüğe değil; kendinden memnun kalmaya çağırır. Zincir burada ahlaki değil, duygusaldır.

Sonuçta insanın içindeki zincir, başkaları tarafından takılmaz. O zincir, insanın kendine karşı gösterdiği hoşgörüden yapılır. Ve ironik olan şudur: İnsan kendini ne kadar affederse, değişmek için o kadar az neden bulur.

İşte bu yüzden din, zinciri kırmayı bir özgürlük vaadi olarak değil; acı verici bir uyanış olarak sunar. Çünkü insan, en çok kendine karşı dürüst olmakta zorlanır.

 

Ve belki de zincirin en sessiz hâli budur:
İnsanın, kimse görmüyor diye vazgeçtiği şeyler.

Modern Çağın Büyük Yanılsaması: Seçim Yapmak Özgürlük Değildir

Bu noktada çok kritik bir ayrım yapmak gerekir: Seçim yapmak, her zaman özgür olmak anlamına gelmez. Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, seçenek bolluğunu özgürlükle karıştırmasıdır. Oysa seçeneklerin çokluğu, insanı özgürleştirmek yerine çoğu zaman alışkanlıklarına daha sıkı bağlar. Çünkü insan, sınırsız ihtimaller karşısında bilinçli olanı değil, en tanıdık olanı seçme eğilimindedir.

İnsan aynı davranışı tekrar ederken “ben böyle istiyorum” diyebilir. Bu cümle kulağa iradeli ve net gelir. Ama bu isteğin kaynağı çoğu zaman sorgulanmaz. Gerçekten istenen şey midir bu, yoksa yalnızca başka türlüsünü denemenin yaratacağı huzursuzluktan mı kaçılmaktadır? Modern çağda insanın “istiyorum” dediği pek çok şey, aslında korkunun rafine edilmiş hâlidir.

Özgürlük, bu yüzden rahat bir hâl değildir. Özgürlük, insanın kendisiyle arasına konforlu bir mesafe koymaktan vazgeçmesidir. “Ben böyleyim” cümlesini askıya alabilmesidir. Kendini savunmayı bırakıp kendini sorgulayabilmesidir. Ve belki de en zoru: Kendi hayatına dışarıdan bakmayı göze alabilmesidir.

Tam bu noktada özgürlük ürkütücü bir şeye dönüşür. Çünkü insan ilk kez şunu fark eder: Eğer yanlış yaşıyorsam, bu yanlışın sorumlusu da benim. Bu fark ediş, zinciri görünür kılar. Ve zincir görünür hâle geldiğinde, artık masum değildir. Artık “şartlar” ya da “hayat” diye geçiştirilemez. Zincirle yüzleşmek, onu taşımaktan daha ağır gelir.

Bu yüzden insan çoğu zaman zincirin görünmez kalmasını ister. Görünmez zincirler, vicdanı rahatlatır. “Aslında başka türlü de yaşayabilirim” demek yerine “zaten herkes böyle” demek daha az sarsıcıdır. Bu noktada normallik, özgürlüğün karşıtı hâline gelir. Normal olmak, sorgulamamak için güçlü bir bahaneye dönüşür.

Modern çağ, bu yanılsamayı bilinçli olarak besler. İnsan sürekli seçim yaptığını zanneder: Ne izleyeceğine, ne tüketeceğine, nasıl yaşayacağına. Ama bu seçimlerin büyük kısmı, önceden belirlenmiş sınırlar içinde gerçekleşir. İnsan seçenekler arasında dolaşır ama çerçevenin kendisini sorgulamaz. İşte özgürlük yanılsaması tam burada kurulur: Çerçeve sabit kalır, insan yalnızca içindeki nesneleri değiştirir.

Bu durum, Jean-Paul Sartre’ın işaret ettiği o ağır hakikate yakındır: İnsan özgürlüğe mahkûmdur ama bu mahkûmiyetin sorumluluğundan kaçmak için kendine sayısız bahane üretir. Seçim yapar ama seçimin ağırlığını üstlenmez. Karar verir ama bedelini üstlenmek istemez. Böylece özgürlük, içi boşaltılmış bir kelimeye dönüşür.

Gerçek özgürlük, insanın kendi hayatına dair en rahatsız edici ihtimali kabul edebilmesidir: “Belki de bugüne kadar yaptıklarım beni korumadı; beni oyaladı.” Bu cümle kurulduğu anda artık geri dönüş yoktur. Çünkü insan bir kez kendini kandırdığını fark ettiğinde, aynı kandırmacayı sürdürmek eskisi kadar rahat olmaz.

Bu yüzden zincirler çoğu zaman kırılmaz; makulleştirilir. İnsan zinciriyle barışır, ona bir anlam atfeder, hatta onu savunur. Çünkü zincir kırılırsa, insan yalnızca özgür kalmaz; aynı zamanda çıplak kalır. Ve çıplaklık, modern insanın en çok korktuğu hâllerden biridir.

Sonuçta modern çağın en büyük yanılsaması şudur: İnsan kendini özgür zanneder, çünkü seçmektedir. Oysa çoğu zaman yaptığı şey, kendini rahatsız etmeyecek olanı tekrar tekrar onaylamaktır. Özgürlük ise onay değil; cesaret ister. Cesaret de konforla aynı yerde durmaz.

 

İşte bu yüzden insan, zincirin görünmez kalmasını ister.
Çünkü görünür olan zincir, artık taşınamaz.

Anlam Boşluğu ve Zincire Tutunma

Bazı zincirler baskıdan değil, anlamsızlıktan doğar. İnsan, hayatının nereye gittiğini bilmediğinde; en azından bildiği yolda kalmayı seçer. Anlam yoksa, yön önem kazanır. Yön ne kadar dar olursa olsun, belirsizlikten iyidir.

Bu yüzden insan bazen mutsuz ama “dolu” bir hayatı, özgür ama “boş” bir hayata tercih eder. Zincir burada bir yapı sunar: Günler, saatler, görevler, beklentiler. Anlam üretmez belki ama boşluğu örter.

 

İnsan çoğu zaman zinciri sevmez; zincirin örttüğü boşluğu sevdiğini fark etmez.

Zinciri Kırmak Neden Hep Yalnızlıktır

Zinciri kıran kişi çoğu zaman alkışlanmaz. Aksine, rahatsız edici bulunur. Çünkü zincirini kıran biri yalnızca kendini özgürleştirmez; başkalarının zincirlerini de görünür kılar. İnsanlar çoğu zaman baskıya değil, hatırlatılmaya tahammül edemez. Bu yüzden zincirini taşıyanlar “makul”, kıranlar ise “uyumsuz”, “aşırı” ya da “tehlikeli” ilan edilir.

Toplum, zinciri kıranı dışladığında aslında onu cezalandırmaz; kendisini korur. Çünkü bir kişinin zincirsiz hâli, başkalarına şu rahatsız edici ihtimali hatırlatır: “Demek ki başka türlü de yaşanabiliyormuş.” İşte bu ihtimal, çoğu insan için özgürlüğün kendisinden daha ürkütücüdür.

Bu noktada insanın son sınavı başlar. Zinciri kırmak, yalnızca bir düzeni terk etmek değildir; onaydan vazgeçmektir. Alışılmış cümlelerin dışına çıkmayı, tanıdık bakışları kaybetmeyi, sessizliğe katlanmayı göze almaktır. İnsan çoğu zaman özgürlükten değil, bu sessizlikten korkar. Çünkü yalnızlık, insanın kendisiyle baş başa kaldığı yerdir. Ve insan, kendisiyle baş başa kalmaya her zaman hazır değildir.

Zincir tam da bu yüzden güçlüdür. Çünkü yalnızlığa karşı bir sigorta işlevi görür. Zincirliyken insanın bir çevresi, bir dili, bir bahanesi vardır. “Herkes böyle”, “şartlar böyle”, “zamanı değil” gibi cümleler yalnızlığı örter. Zincir kırıldığında ise bu cümleler dağılır. Geriye yalnızca çıplak bir soru kalır: “Şimdi ne yapacaksın?”

Ve belki de en sert gerçek şudur:
Bazı insanlar zinciri kırabilecek güce sahiptir, ama zincirsiz kalacak cesareti yoktur. Çünkü zincirsiz kalmak, artık saklanacak bir yerin kalmaması demektir. Kimseyi suçlayamamak, kimseye sığınamamak, kendi hayatının tek tanığı olmak demektir.

Bu yüzden zincirler çoğu zaman zorla değil, özlemle taşınır. İnsan zinciri sevdiği için değil; zincirsiz hâlin getireceği yalnızlığı göze alamadığı için bırakmaz.

Belki de özgürlük, anlatıldığı gibi ferah bir alan değildir.
Belki de özgürlük, insanın kendisiyle baş başa kaldığında kaçacak hiçbir yeri kalmamasıdır.

 

Ve belki de bu yüzden, zincirler kırılmaz.
Onlarla yaşamayı öğreniriz.

Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley, Nefis Terbiyesi – Tasavvuf Literatürü (Genel), İhyâ-u Ulûmiddîn – İmam Gazâlî, Atomic Habits – James Clear, Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir – Jean-Paul Sartre, İtaate Dair – Erich Fromm, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev – Étienne de La Boétie, Sahip Olmak ya da Olmak – Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış – Erich Fromm

Düşünceni Tek Emojiyle Anlat!
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
4
5 2 oylar
Yazımızı Değerlendir
Abone ol
Bildir
guest

1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Sıralı yorumlar için geri bildirim
Tüm yorumları görüntülere
Semih Can
Semih Can
14 saat önce

Şuan ben de işsizlik zincirlerine bağlıım. Umarım kurtulabilirim

Bu yazılarımızı da beğenebilirsin

Transylvania (2006)

“Kalbim buruk, şanslılara, mutlu yaşayanlara kıskanarak bakıyorum. Birkaç çalı çırpı verin de yakalım dünyayı.”

Neden “Latin” Amerika?

İkilemde kalınan iki terim, Güney ve Latin Amerika ayrımını ve neden latin dendiğini bu yazıda öğrenebilirsiniz!

Aynaların Sırrı

“Ayna ayna, söyle bana!  Var mı benden güzeli bu dünyada?” diye sormuştu kötü kalpli kraliçe, ayna için bu basit bir soruydu. Halbuki ayna, bilinen ve bilinmeyenlerin ötesinde hakikatleri sırının içinde barındırdı.

Türk Mitolojisi

Türk mitolojisi, Türk kültüründe önemli bir yer tutar ve hala günümüzde de etkilidir. Türk mitolojisindeki semboller, kültür ve gelenekler Türkiye’nin milli kimliğinin bir parçasıdır.