Sorun izlenmek değildi; izlenmenin artık sorgulanmamasıydı.

“Herkes zaten biliyor” cümlesi, gözetimin bir üst evresidir; çünkü bu kez mesele iktidarın seni izlemesi değil, senin kendini ve birbirini izlemeyi doğal kabul etmen, hatta kimi zaman bunu bizzat üretmendir. İkinci perdede mahremiyet “suç saklama” ile karıştırılarak değersizleştirilmişti. Üçüncü perdede mahremiyet artık yalnızca değersiz değil, gereksiz ilan edilir. “Zaten her şey ortada” düşüncesi, hem direnci hem de utancı aynı anda çözer: İnsan “saklanacak yer yoksa” sakınmanın anlamını yitirir; ama aynı zamanda “saklanacak yer yoksa” konuşmanın bedelini de daha ağır hisseder. Böylece ortaya tuhaf bir paradoks çıkar: Herkesin her şeyi bildiği sanılan bir ortamda, kimse kimseye gerçeği söylemeye cesaret edemez.

Bu perdenin asıl gücü, bilgiyi “bilgi” olmaktan çıkarıp “dolaşım” hâline getirmesidir. Gözetim toplumunda önemli olan artık yalnızca kayıt altına almak değildir; o kaydın kimlerin elinden geçtiği, hangi bağlamda, hangi hızla ve hangi niyetle yayıldığıdır. Çünkü bağlam, iktidarın en sevdiği malzemedir: Bağlamı değiştirerek bir cümleyi suç, bir fotoğrafı delil, bir şakayı “karakter” kanıtı, bir suskunluğu itiraf hâline getirebilir. “Herkes zaten biliyor” dediğin anda, bağlamın geri dönüş hakkından vazgeçersin; artık savunacağın şeyin sınırlarını sen çizmezsin, kalabalık çizer.

Örneğin Orta Çağ Avrupa’sında kilise kayıtları yalnızca vaftiz ya da nikâh için tutulmazdı. Bu kayıtlar, kimin “cemaatin parçası”, kimin “sapkın” olduğunun da belgesiydi. Bilgi kapalıydı ama bağlayıcıydı. Modern çağda ise bilgi açıktır ama yargılayıcıdır. Artık “bilinmek” dışlanmak için yeterlidir; karar için mahkemeye gerek yoktur, kalabalık yeterlidir. Bu dönüşümün kritik eşiği, matbaanın yaygınlaşmasıyla başlayan ve modern bürokrasinin doğuşuyla hızlanan süreçtir. Devletler, nüfusu yalnızca yönetmek değil, tanımlamak zorunda olduklarını fark ettiklerinde arşiv fikri doğdu. Arşiv, geçmişi saklamak için değil; geleceği düzenlemek için kuruldu. Kim nerede yaşar, neyle geçinir, hangi düşünceye yakındır, kimlerle ilişkilidir… Bunlar suçla ilgili değil, öngörüyle ilgilidir.

Üçüncü perdede bu öngörü, topluma devredilir. Artık yalnızca devlet değil, işveren, komşu, arkadaş, takipçi de “bilme hakkını” kendinde görür. Çünkü bilgi kamusallaşmıştır; ama sorumluluk kamusallaşmamıştır. Herkes bilir, ama kimse hesap vermez.

 

Bir iş başvurusu düşün. CV’nin içeriği kadar “dijital iz” de ölçüt hâline gelmiştir: Eski bir beğeni, yıllar önce atılmış bir tweet, bir grubun içinde çekilmiş bir fotoğraf… Bunlar tek başına suç değildir, hatta çoğu zaman önemsizdir; fakat üçüncü perde tam da burada çalışır: Bu kırıntılar “hakkında bir fikir edinmek” için değil, “risk” üretmek için kullanılır. “Uyumlu mu?”, “problem çıkarır mı?”, “markaya zarar verir mi?” gibi muğlak sorular, mahremiyeti fiilen yok eder. Çünkü muğlak soruların cevabı kanıtla değil sezgiyle verilir; sezgi de en çok kalabalığın yargısına dayanır. İşte “herkes zaten biliyor” cümlesi, kalabalığın sezgisini kutsar.

Aynı mekanizmayı küçük ölçekte, gündelik hayatta da görürsün. Bir apartman WhatsApp grubu, bir okul veli grubu, bir işyeri Slack kanalı… Birinin bir cümlesi ekran görüntüsüyle başka bir yere taşınır. Sonra başka bir grupta “Bunu gördünüz mü?” denir. Ardından “Zaten o tipti” diye başlayan bir toplu hüküm gelir. Bu süreçte kimse “Gerçekten ne dedi?” diye sormaz; çünkü “herkes gördü” sanısı, gerçeğin yerine geçer. Bu, modern teşhirin en sinsi tarafıdır: İfşa edilen şey bazen doğru bile olsa, en büyük zarar doğrulukta değil dolaşımın şiddetinde yatar. İnsanlar bir bilgiyi paylaştıkça onu güçlendirdiklerini sanırlar; oysa çoğu zaman yaptıkları, yalnızca bir kişiyi değil, toplumsal iletişim zemininin kendisini yaralamaktır.

Dil döner, söz büyür, bağlamından kopar
Bir kıvılcım dolaşır, koca ömür yakar
“Herkes biliyor” derken hükmü kolay kurar
Bilginin gölgesinde vicdan susar, akar

Üçüncü perdenin temel yakıtı “gönüllü teşhir”dir. İnsanların kendi hayatlarını açması, hikâye anlatması, görünür olmak istemesi elbette tek başına sorun değildir. Sorun, görünürlüğün bir “var olma koşulu”na dönüştüğü yerde başlar. Görünür değilsen yoksun; paylaşmıyorsan şüphelisin; anlatmıyorsan saklıyorsun. Böyle bir atmosferde mahremiyet bir hak olmaktan çıkar, neredeyse bir ayıp gibi sunulur. İnsan “ben bunu paylaşmak istemiyorum” dediğinde, karşısına “ne var ki bunda?” duvarı dikilir. “Ne var ki bunda?” sorusu basit görünür; ama aslında şunu dayatır: Mahremiyetini gerekçelendirmek zorundasın. Oysa demokrasi tam tersini söyler: Gözetim gerekçelendirilmelidir, mahremiyet değil.

Bu perde, aynı zamanda “ifşa ekonomisi”dir. Skandalın, rezaletin, linç dalgasının bir dolaşım değeri vardır; ilgi üretir, etkileşim üretir, takipçi üretir. Bu yüzden üçüncü perdede teşhir yalnızca bir kontrol aracı değil, aynı zamanda bir “kazanç” aracıdır. Bir içerik üreticisinin birini hedef göstermesi, bir hesabın bir ekran görüntüsünü dolaşıma sokması, bir dedikodunun “patlaması”… Bunların hepsi, kalabalığın dikkatini bir noktaya kilitleyerek yöneten küçük iktidarcıklardır. Büyük iktidarın eli her yerde görünmez; çünkü kalabalık kendi kendini yönetmeye başlamıştır. “Herkes zaten biliyor” cümlesi, bu küçük iktidarcıkların en kolay şifresidir.

Bunu en iyi “eski içerik avı”nda görürsün. Yıllar önce söylenmiş bir söz, bugün yeni bir etik standarda göre yargılanır. Elbette insanlar değişir, toplum değişir; geçmişin eleştirisi meşrudur. Fakat üçüncü perde, eleştiriyi adalet için değil, imha için kullanır. “Bunu da mı savunuyorsun?” diye başlayan cümle, tartışmayı bitirmek içindir; çünkü üçüncü perdede amaç hakikati aramak değil, “taraf” belirlemektir. Taraf belirlemenin bedeli de yüksektir: Yanlış tarafta görünmek.

 

İşte bu yüzden “herkes zaten biliyor” yalnızca mahremiyeti değil, masumiyet karinesini de aşındırır. Birine dair söylenti yayıldığında, insanlar önce “doğru mu?” diye değil “kim söylüyor?” diye bakar. Kaynağın popülerliği, bilginin doğruluğunun yerine geçer. İtibar, hakikatin üstüne çıkar. Böylece toplumsal düzen, hukuktan çok “algı”yla işlemeye başlar. Bu, gözetimin hedeflediği en verimli sonuçtur: Kural koymaya gerek kalmadan davranış biçimlerini üretmek.

Üçüncü perde ayrıca bir “aşırı bilinirlik” halidir. Herkesin herkesi bildiği sanısı, ilişkileri zehirler. Arkadaşlıklar temkinli olur, aşklar kontrollü olur, aile içi konuşmalar bile hesaplı hâle gelir. Çünkü bir cümlenin odadan çıkıp çıkmayacağını artık kimse bilemez. Bir fotoğrafın kimlerin eline düşeceğini, bir mesajın kimlerce okunacağını kimse kontrol edemez. Kontrol edemediği yerde insan, kendini kontrol etmeye başlar. Bu, bir sonraki başlığın kapısını açar: Oto-sansür.

Üçüncü perdenin son hamlesi tam olarak şudur: Teşhir, artık dışarıdan gelen bir saldırı değil, içeriden gelen bir refleks hâline gelir. İnsan, daha söylemeden kendini düzeltir; daha yazmadan siler; daha gülmeden susar. Çünkü “herkes zaten biliyor” dediğin ortamda, yanlış anlaşılmanın bedeli “yanlış anlaşılma” değildir; bedel, bir anda kalabalığın hükmüne maruz kalmaktır.

Burada gelişme biter. Artık sonuç kısmına doğru yürürüz. Çünkü bu noktadan sonra gözetim, en görünmez ama en etkili biçimini alır: İnsanların kendi kendilerini sansürlemesi.

Gözetimin Sessiz Sonucu: Oto-Sansür

Oto-sansür, bir yasa maddesi değildir; bir alışkanlıktır. Bir emir değildir; bir iç ses hâline gelir. Oto-sansürün ilk belirtisi, “yasak” kelimesiyle değil, “gerek var mı?” sorusuyla ortaya çıkar. İnsan kendine “Bunu yazmasam daha iyi” der. “Bunu söylemesem daha iyi.” “Bu şakayı yapmasam daha iyi.” Çünkü artık mesele doğruyu söylemek değil, doğruyu söylemenin yaratacağı yankıyı yönetmektir. Yankıyı yönetemeyen kişi, susmayı yönetilebilir bulur.

Oto-sansürün en temel nedeni belirsizliktir. İnsan, hangi cümlenin başına iş açacağını bilmediğinde, güvenli olanı seçer. Bu belirsizlik bazen hukuksaldır, bazen kurumsal, bazen toplumsal. Kurum kültüründe “uygunsuz içerik” diye bir kategori varsa ama sınırları çizilmemişse, çalışan kendi sınırını en dar yerden çizer. Toplumda “linç” diye bir pratik varsa ama neyin linci tetikleyeceği kestirilemiyorsa, birey kendini en az görünür olacak şekilde düzenler. Oto-sansür, işte bu “en dar güvenli alan”ı normalleştirir.

Somut örnekler burada acı bir netlik taşır. Bir öğretmen düşün: Sınıfta tartışmalı bir tarih konusuna girmez, çünkü velilerin bir kısmı mesaj atabilir, görüntü alınabilir, şikâyet edilebilir. Bir doktor düşün: Sosyal medyada sağlık sistemiyle ilgili eleştiri yazmaz, çünkü “kurumla sorun yaşar mıyım?” sorusu ağır basar. Bir gazeteci düşün: Bildiği bazı detayları yazarken iki kez düşünür, çünkü dava değil yalnızlık korkar; kaynakları azalır, çevresi daralır, “problemli” etiketi yapışır. Bir öğrenci düşün: Kulüp toplantısında bir itiraz getirmez, çünkü bursunun, stajının, referansının “algı”yla kesilebileceğini hisseder. Hiçbiri “yasaklandı” diye susmaz; hepsi “risk almaya değmez” diye susar.

Oto-sansür yalnızca “konuşmamak” değildir. Oto-sansür, konuşmayı biçimlendirmektir. İnsan, bir cümleyi kurarken “nasıl anlaşılır” diye düşünmeye başladığında, düşünce artık özgür değildir; düşünce, dışarıdaki gözün beklentisine göre şekillenir. Bu, “özgür birey”den “uyumlu birey”e geçiştir. Uyumlu birey, hatasız olmak için değil, görünürde hata yapmamak için yaşar.

Sözü tarttım, sustum
susuşu akıl sandım
sesim bana döndü
ben beni yasakladım

Bu bölümün can alıcı noktası şudur: Oto-sansür, toplumun yaratıcılığını ve düşünce kapasitesini eritir. Çünkü fikir, risk taşır. Yeni olan her fikir, birilerini rahatsız eder. Rahatsızlıkla baş edemeyen toplum, yeniliği “tehlike” sayar. Böylece toplum, kendini tekrar eden güvenli cümlelerin içinde kısılır. İkinci perdede rıza, gözetimi meşrulaştırmıştı; üçüncü perdede rıza, teşhiri olağanlaştırmıştı; burada rıza, suskunluğu erdemleştirir. “Aman tadımız kaçmasın.” “Aman başımız derde girmesin.” “Aman yanlış anlaşılmayalım.” Bu “aman”lar biriktikçe, toplumun düşünce alanı daralır.

Oto-sansürün en sinsi yanı da tam olarak burada görünür: İnsan kendi suskunluğunu “olgunluk” sanabilir. Oysa çoğu zaman bu olgunluk değil, bir tür içe çekilme refleksidir. Kişi tartışmayı sevmediği için değil, tartışmanın maliyeti ağır olduğu için tartışmadan kaçınır. Bu maliyet bazen işini kaybetmek değildir; bazen yalnızca “etiketlenmek”tir. Etiketlenme modern dünyada çok güçlü bir cezadır; çünkü insanın kapılarını sessizce kapatır. Kimse sana “yasak” demeden, herkes senden uzaklaşabilir.

 

Buradan sonra seri artık kapanışa hazırlanır. Çünkü oto-sansür, gözetimin “son ürünü”dür: İktidarın ve kalabalığın gözü, bireyin içine taşınmıştır. Dışarıdaki kamera kapanmasa bile artık gerek kalmaz; kişi kendini zaten yönetir.

Rızanın Nasıl İnşa Edildi

Dijital mahremiyet ya da özgürlük bir gecede yok olmadı.
Kayboluş bir çöküş değil, bir alışma süreciydi.

İlk yazıda görüldüğü gibi, “Bu senin için” yalanıyla
güvenlik adına bir eşik aşıldı. İkinci yazıda, “Benim saklayacak bir şeyim yok”
cümlesiyle birey bu sürecin ortağı hâline geldi. Bu metinde ise “Herkes zaten
biliyor” söylemiyle mahremiyetin son dayanağı da çözüldü. Geriye yalnızca
oto-sansür kaldı.

Tarih boyunca özgürlük hiçbir zaman saf hâliyle sunulmadı.
Antik Mısır’da kölelik düzeni, “düzen” ve “bereket” adına meşrulaştırıldı;
köleler, sistemin devamı için vazgeçilmezdi ama asla özgür değildi. Bugünün
çalışanları, hukuken özgürdür; fakat hayatlarını sürdürebilmek için sürekli
ölçülen, izlenen ve optimize edilen bir düzenin içindedir. Zincirler
görünmezdir, ama takvimlere, performans tablolarına ve algoritmalara
bağlanmıştır.

Rönesans ve Reform hareketleriyle ortaya çıkan birey fikri,
insanın kendi aklıyla karar verebileceği vaadini taşıyordu. Ancak bu vaat
hiçbir zaman bütünüyle serbest bırakılmadı. Özgürlük, tadımlık bir bal gibi
sunuldu; ama hep “güvenlik”, “düzen” ve “istikrar” gerekçeleriyle kontrol
altında tutuldu. Modern dünyada bu kontrol, artık zorla değil; veriyle
sağlanıyor.

Güvenlik adına verilen onaylarla toplanan veriler, zamanla
yalnızca korunmak için değil, yönlendirmek için kullanıldı. Alışverişten yaşam
tarzına, ilgi alanlarından politik eğilimlere kadar neyin “uygun”, neyin
“makul”, neyin “tercih edilebilir” olduğu ekranlarımızda belirdi. İnsan, bütün
bu yönlendirmelere rağmen, hâlâ kendi özgür iradesiyle karar verdiğini sandı.
Oysa seçenekler önceden daraltılmış, ihtiyaçlar önceden tanımlanmıştı.

İktidar artık “bunu yap” demiyor.
Sadece “işte seçeneklerin” diyor.

Ve insan, kendisine sunulan bu çerçevede seçim yaptığında,
özgür olduğunu düşünüyor.

İşte rıza tam olarak böyle inşa edildi.
Ne bir gecede, ne tek bir yasayla, ne tek bir baskıyla.

Yavaş yavaş.
Mantıklı gerekçelerle.
Masum cümlelerle.

 

Ve en sonunda, kimse özgürlüğünü kaybettiğini fark etmeden.

SON

Dijital Mahremiyet: Yeni Medya ve Gözetim Toplumu — Emel Arık, Gözetim Toplumunda Teşhir — Necip Doruk Akbakın, Dijital Mahremiyetin Boyutları: Dijital Mahremiyet ve Dijital Güvenlik Bağlamında Gözetim Toplumu Üzerine Bir İnceleme — Yengin & Yılmaz (2024)

Düşünceni Tek Emojiyle Anlat!
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
0
+1
2
5 2 oylar
Yazımızı Değerlendir
Abone ol
Bildir
guest

0 Yorum
Sıralı yorumlar için geri bildirim
Tüm yorumları görüntülere
Bu yazılarımızı da beğenebilirsin

Dijital Mahremiyetin Tarihi: İzleniyoruz!

Günümüz dijital çağında mahremiyet, her zamankinden daha fazla tartışılan bir konu haline geldi. Peki, dijital mahremiyetin kökenleri nerede yatıyor? Tarih boyunca bireylerin mahremiyet anlayışı nasıl evrildi ve bugünkü duruma nasıl geldik?

İnsanlığın Ulaşabildiği En Derin Nokta: Kola Süper Derin Kuyusu

Sovyet Rusya toprakları içerisinde gerçekleştirilmiş bu proje, 12,1 km derinlikle daha önce hiç bir ülkenin inemediği kadar derine inebilmeyi başardı. Peki bu proje neden iptal edildi?

Evvel zaman içinde var imiş bir Dunganga

Derin ve karanlık bir gece vakti, rüzgar hışırdamaya başlar ve ağaçların dalları…

Takip Ediliyoruz!

Gün geçtikçe dijital dünya hayatımızın merkezine yerleşirken, gözlerimizin görmediği bir dünya da paralel olarak büyümeye devam ediyor. Telefonlarımızdan çıkan reklamların beklentilerimizi önceden tahmin etmesi, internet tarayıcımızda gezindiğimiz sitelerin bize özel içerikler sunması ve hatta sosyal medya platformlarında karşımıza çıkan tanıdık yüzler… Peki, gerçekten yalnız mıyız?